22 Mayıs 2020 Cuma

Kurumsal ile Ekonomik Kalkınma Arasındaki ilişki


Eșitsiz bir dünyada yașıyoruz. Dünya gelir dağılımının en alt ve en üst kısmı belirgin bir tablo çizer. En yoksul 30 ülkeyi gösteren bir liste yaparsak bu ülkelerin nerdeyse tamamının Sahra-altı Afrika da olduğunu görürüz. Kuzey kore, Haiti, Komboçya, Laos ve Afganistan da bu listeye dahildir. En zengin 30 ülke listesindeyse Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Avusturalya, Japonya gibi ülkeler olduğunu görürüz. 50 yıl geriye giderdek liste aynıdır.100,150 yıl geriye gidersek liste yine aynıdır. Sosyal bilimciler bazı ülkelerin neden zengin ve gelișmiș bazı ülkelerin neden fakir ve kalkınamadığına dair araștırmalar yapmıșlardır. Coğrafya, kültür ve cehalet kuramlarını ortaya atmıșlardır. Fakat öne sürülen kuramlar ekonomik kalkınmayı açıklamakta oldukça yetersiz kalmıștır. Bir ülkenin kalkınmasındaki kritik  rolü Ekonomik kurumlar üstlenir.Nitekim her türlü ekonomik kurumun sahibi ise siyaset ve siyasal kurumlardır. Yurtdașların siyasetçileri kontrol edebilmeleri ve davranıșlarında etkide bulunabilmelerini belirleyen siyasal kurumlardır. Bunun karșılığında siyasetçilerin yurttașların temsilcisimi olduklarını yoksa servet edinmek ve yurttașların çıkarlarına aykırı düșen kendi çıkarlarının peșinde koșmak için onlara verilen gücü istismar mı ettikleri anlașılır. Siyasal kurumların kapsamına yazılı anayasa ve demokrasinin olup olmamasıda girer. Kurumlar gerçek hayatta davranıș ve güdüleri etkilediklerinden ülke bașarı yada bașarısızlıklarını biçimlendirir. Bireysel yetenek toplumun her așmasında önem tașır, pozitif bir kuvvete dönüștürülmesi için kurumsal bir çerceveye ihtiyaç duyar.
Kuzey ve Güney Kore deki gençleri ve hayattan beklentilerini düșünün. Kuzeydekilerin girișim insiyatifi yaratıcılık yada onları kalifiye ișlere hazırlayacak yeterli eğitimil almadıklarından yoksulluk içinde büyürler. Okullarda aldıkları eğitimlerin büyük bir kısmı rejimi meșrulaștırmak içindir. Bilgisayar șöyle dursun okulu bitirdikten sonra herkes 10 yıl askerlik yapmak zorundadır. Güneydekiler ise iyi eğitim alırlar seçtikleri dalda bașarı göstermeleri için teșvik görürler. Gençler girișimci yada ișçi olarak gayret gösterdiklerinde karșılığını alacaklarını bilirler. Kuzey ve Güney korede yașama hükmeden kurumlardır.
Şeyma YILDIRIM.

10 Mayıs 2020 Pazar

Hüzün patolojik bir hal midir?

Tasavvufa göre, hüzün patolojik bir hal değil, bir sanattır. Hüzün duymamakta bir hüzün sebebidir. Bu yüzden sufiler üzülmediği için de üzülür, ağlayamadığı için de ağlar ve bu hal nefsi temizlemenin bir aracı olarak görülür.(Herevi)

Bunun sebebi olarak; hadislerde Kuran'ın hüzünlü bir ortamda nüzül edilmiş olmasını ele alabiliriz.
Insanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlarına kefaret olacağı, Allah'ın musibetleri sebebiyle yaş döken gözleri hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı ifade edilmiştir(Buhari)

Günümüzde ise hüzün eziklik ve zayıflık olarak gösterilmekte herkesin sürekli mutlu olması gerekiyormuş gibi algılanmakta mutluluk hayatın temel gayesi haline gelmiş durumda ve asla ulaşılamayacakmış gibi konumlandırılmaktadır.
Yani hüznün olumsuz bir hal olarak algılanması İlahi değil geleneksel bir yorumdur.
Bütün duygular işlemcimizde sabittir, insanlar olarak bu duyguları ne yoğunluktan hissedeceğimiz de bize bırakılmıştır. Amaç hiçbir zaman tek bir duyguyu yaşamak veya tek bir duygu için bir ömrü heba etmek olmamalıdır.

Insanları nehirlere benzeten Tolstoy şunları söyler;
"Her nehir bir yerde daralır bir yerde genişler, bazı noktalarda suyun akışı yavaşlar bazı noktalarda hızlanır, bir yerde daha temiz ve daha soğuktur, başka bir yerde ise daha ılık... İşte insanlar da böyledir."

Yani benliğimiz de var olan bütün duygular, hayatımızın herhangi bir noktasında bi durum karşısında mutlaka tecelli edecektir.

Bu durumda hüznü psikolojik bir sorun olarak görmek yanlış olur, hatta yapıcı bir bilinç hali bile diyebiliriz...


3 Mayıs 2020 Pazar

Ilk blog yazım

Ilk yazımda size biraz yaşantımdan düşüncelerimden bahsetmek istedim :)

Yerinde saymayı sevmeyen ama sevmediği bölümü bıraktıktan sonra olduğu yerde saymaya başlayan ve bundan (aşırı) sıkıldığı için bu satırları yazan, yol alabilmek uğruna kendisiyle çelişmeyi dahi göze almış biri olarak karşınızdayım ;)

Özgür ruhumun pençeleri, duvarlarımı yıkmakla meşgulken ruhunu neşeyle doldurup bu neşeyi size yansıtmak icin açtığım bu blogta ilk yazımın bu denli karamsarca olması; aklımın düşünmüş, dilimin söylemiş, elimin yazmış olması, sorumluluğumdan çıkmış olup, yukarıda belirttiğim gibi "kendimle çelişmeyi" dahi göze almış olmanın verdiği özgüvenin bir meyvesidir :')

Yaşadığım bu çelişkileri sadece kendime saklamamak için açtığım bu blogta daha nice çelişkili yazılarda gorüşmek dileği ile :*
(Değerli yorumlarinizdan mahrum kalmak istemem)
Neşveli günleriniz olsun*
(*Ruhunuz neşe dolsun)